"55 Yıllık Mesleki Deneyim"

"55 Yıllık Mesleki Deneyim"
Tarih: 25 Ekim 2010
Yer: MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu, Fındıklı, İstanbul.
Mimar Sinan Üniversitesi 1999 Mimarlık Bölümü mezunu mimar Yunus Aran’ın anısını yaşatmak, mimarlık fakültesi öğrencilerinin birikimlerine katkıda bulunmak ve mesleki kariyerlerini mimarlık alanıyla kesiştiren farklı disiplinlerden konuşmacıların katılımıyla 2001 yılından bu yana her yıl düzenli olarak Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilen Yunus Aran Konferansları’nın 39. konukları Y.Müh.Mim. Yaşar Marulyalı ve Y.Müh.Mim. Levent Aksüt olmuştur.
Konuşmacılar hakkında daha fazla bilgi için www.yunusaran.org/y-müh-mim-yaşar-marulyalı-y-müh-mim-levent-aksüt adresini ziyaret edebilirsiniz.
Konuşma Özeti:
Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.
"55 Yıllık Mesleki Deneyim"
Y.Müh.Mim. Yaşar Marulyalı ve Y.Müh.Mim. Levent Aksüt
Yaşar Marulyalı: Değerli misafirler, meslektaşlarım ve sevgili öğrenciler, hepiniz hoşgeldiniz. Öncelikle, bizim için yapılan takdim konuşmalarına teşekkür ederim. Yunus Aran Birlikteliği’nin on senedir düzenlediği konferans serisine katkımızdan dolayı onur duyuyoruz. Ayrıca. Türkiye’nin en eski mimarlık okulundan ustalarımızın, ağabeylerimizin yetiştiği bu mimarlık okulunda, böyle bir konferansa davet edildiğimiz için de ayrıca mutluyuz. 55 sene çok uzun bir süre, biz 55 senedir meslek pratiği yapan iki mimarız. Projelerimizi beraberce geliştirdik, mimari takımımız ve mühendislik bürolarıyla beraber çalışıp yapıtlarımızı oluşturduk. Bunları görseller şeklinde size sunacağız. Bu tabi, uzun ve inişli çıkışlı bir yoldur, ekonomisi bazen düzelen, yükselen bir ülkede bu konuda ısrarcı olmak da tabi bir hayli zor. Mimari tasarımlarımızda modern yapılar yapmaya, işlevselliğe önem verdik. Fonskiyon, ekonomi ve estetik baş tercihlerimiz olmuştur. Bu prensiplerle oluşan yapıtlarımızdan, genç mimarların da örnek almasını umuyoruz. Başta ‘45 ve ‘50 li yılların sonuna kadar, Türkiye’deki geleneksel malzemelerle yapıtlarımızı yapıyorduk. Zamanla, ‘80’den sonra Türkiye’de hem malzeme teknolojileri, hem malzeme çeşitliliği arttı. Biz de prensip olarak dayanıklı malzemeler seçmeye ve yapıtlarımızın uzun süre ayakta kalmasını sağlamaya çalıştık. Bu sunum sırasında eserlerimizi sunarken bazılarını Levent anlatacak, bazılarını ise ben anlatacağım. Sizleri sıkmamaya çalışacağız. UMO’nun sunumu bittikten sonra yine beraberce kurduğumuz USKON Uzay Sistem Konstrüksiyonları Projelendirme, imalat ve montaj konusunda da bazı bilgiler aktaracağız, en sonunda da sizlerin sual ve değerlendirmelerinizi bekliyoruz, benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar, firmamızı daha detaylı olarak Levent size anlatacak.
Levent Aksüt: Değerli misafirlerimiz, hanımlar, beyler, sefa geldiniz, hoşgeldiniz. Değerli Akademimizin kıymetli hocaları ve öğrencileri, bizi dinleyeceğiniz ve burada bulunmamızı temin ettiğiniz için sizlere teşekkür ederim. Efendim, şimdi, bizim hikayemiz 1953’te Yaşar ile beraber okulu bitirmekten başlamıyor. 1948’te Teknik Üniversite’ye girdik biz, Mimarlık Fakültesi’nde çok sevdiğimiz arkadaşlarla beraber olduk, bu sırada Yaşar ile de çok seviştik ve birlikte çalıştık, imtihanlara birlikte girdik, bazen imtihanlardan birlikte atıldık, o da oldu. Şimdi efendim, 1955 yılında, Yaşar ile birlikte bizim memleketimiz için faydalı olabilecek, bir mühendislik şirketi kurmayı tasarladık. Yani bu, mimarlık, mühendislik, şehircilik ihtiva etsin, memleketin ekonomisine faydalı olsun diye düşündük ama, bunda muvaffak olamadık, çünkü memleketimizin ekonomik durumu buna müsait değildi. Hâlâ da memleketimizde bu şekilde bir büro yok. Biz ilk büromuzu, ben, Yaşar ve Yüksek İnşaat Mühendisi Turan Ceran ve Rasim Etiman ile birlikte kurduk. Bu iki arkadaşımız bir müddet bizimle çalıştıktan sonra, işlerin iyi gitmemesi dolayısıyla bizden ayrıldılar. Onlar da çok muvaffak çalışmalar yaptılar. Biz Yaşar ile bu meşakkatli yola devam ettik, yıllarca çalıştık, gece yarılarına kadar projelere devam ettik, müsabakalara, girdik, kazandık, hüsrana da uğradık ama bu yolu devam ettirdik. Biz, bu meşakkatli yola devam ettiğimiz zaman yurtiçinde ve yurtdışında pek çok müsabaka kazandık ve bunların müellifi olduk, şimdi bu uzun senelere mukâbil, onların sahibi olmaktan, onları yapmış olmaktan dolayı kendimizi mutlu hissediyoruz. Tabi bütün bu çalışmalar esnasında çok ıstıraplı günlerimiz oldu. Çünkü mimarlıkta bir şeyi yaparken çok konuyla karşılaşıyorsunuz, belediyesinden idaresine, idaresinden müteahhidine kadar pek çok mesele ile karşılaşıyorsunuz. Mimarlık bir ressamlık gibi değil, ressamın elinde bir tuval, boya ve fırça vardır, resmini yapar, altına imzasını atar. Mimarlıkta bu böyle olmuyor, o boyanın içine çok şey karışıyor, biz yapmış olduğumuz projelerin %51’ini istediğimiz gibi yapabildik ise, kendimizi mutlu hissediyoruz. Sizleri bu konuşmalarımızla yorarak fazla vaktinizi almayacağız, ancak bu 55 sene içerisinde bizim büromuzdan çok değerli mimarlar yetişti ve bütün dünyaya yayıldılar ve çok değerli mimarlar bizimle birlikte çalıştılar, onlar biz çalışırken bize yardım ettiler. Fakat şimdi hepsi çok değerli mimarlar olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Size söyleyeceklerim bundan ibaret. Bir de bu konuşmalarımızın ve takdimlerimizin sonunda eğer sıkılmazsanız, ben Yunus Aran meslektaşımızın anısına bir de size keman çalacağım.
Efendim, biz 1955’te büroyu kurduktan sonra, uzun çalışmalar sonucunda 1961’de kazandığımız Elazığ Teknik Okulu, sonradan üniversite oldu, Kampüs Projesi’nde gördüğünüz gibi, yollar, trafik yollarının içerisinde değil etrafında dolaşıyordu ve insanlar trafikten azade, rahatça kampüs içinde dolaşabiliyordu. Elazığ tabi çok soğuk olduğu için, oraya yaptığımız binalar da buna uygundu. Yurtlar yemekhaneler, kampüs binaları ve lojmanlar bu kısma ayrılmıştı. Bu ilk kazandığımız müsabakaydı. Milli Eğitim Bakanlığıyla, bu müsabakanın neticesini alıp da onlarla mukavele yapmaya başladığımız zaman Elazığ’da, ilk müşkülatla karşılaştık, neydi biliyor musunuz? Bizim kazandığımız projenin hesabını yaparken, bunu kazandığımız zaman 1961 idi galiba, 31 yaşındaydım ben, Yaşar da 30 idi. Bize, “Siz çok gençsiniz, bu kadar parayı ben size vermem diyen bir meslektaş çıktı karşımıza. Simdi, rahmetle andığım ve yakında defnettiğimiz Maruf Ağabeyimiz, hiç vazifesi yokken kalktı Elazığ’a geldi, “Siz bu çocukların hakkını nasıl yersiniz” diye konuştu, O’nu da buradan rahmetle anıyorum. Elazığ sonra inşaa edildi, ve tabi bunlar çok eski resimler, geçti gitti.
YM: Buradan ufak bir anımı anlatacağım, bu yarışma kazanıldığı zaman Levent Oda’ da çalışıyordu, odaya haber geldi, çok heyecanlanmış, akşam biz de yatmıştık, o zaman yeni evlenmiştim, bir kızım vardı, ufak çocuğumuz vardı, Levent bizim yatak odasının kapısını çaldı, kapıyı çalmış duyuramamış, “Haydi Yaşar kalk, biz birinci olduk” diye müjdeyi vermişti, bu hiç unutmadığım bir anıdır.
LA: Efendim, 1963 yılında Milli Savunma Bakanlığı, Kurtuluş Savaşımızın kesin neticesinin alındığı zafer tepede, Kurtuluş Savaşımızı sembolize edecek bir anıt müsabakası açmıştı. Yaşar; “Bu müsabakaya girelim.” dedi. Galiba Cumhuriyet gazetesinde okumuş, birlikte bu müsabakaya kendimizi hazırlamak istedik. Fakat 1923’te Cumhuriyet kurulmuş, savaş bitmiş, biz daha doğmamışız, o günleri yaşamamışız, tam olarak bilemiyoruz nasıl bir şey yapacağız, biz bu kadar büyük bir konuyu, Atatürk’ün bize bağışladığı bu konuyu nasıl canlandıracağız, nasıl anlatacağız? Uzun günler düşündük, aynı bir doğum sancısı çeker gibi, düşündük, düşündük, sonunda bir şeyler yapmaya karar verdik ve bu Dumlupınar Anıtı’nı yaptık, bu anıtı yaparken nereden ilham alacağız diye düşündüm, yani biz o günleri yaşamadık ki! Biz o günler bittikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin tatlı hayatına başlamıştık. Burada görüyorsunuz, şimdi size kısaca sembollerle oluşturan bu anıtı anlatacağım. Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlayan bu mücadelede, Atatürk bir takım engellerle karşılaşıyor. Daha Bandırma Vapuru hareket halindeyken, İstanbul’da bulunan Ingiliz ordusunun başı Atatürk’ün derhal tevkif edilmesini istiyor. Yani ilk hareket Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, hemen karşısında buna mani olmak isteyen hareketler var, tekrar Atatürk’ün İstanbul’da, Amasya tamimi, Büyük Millet Meclisi’nin kurulması gibi çalışmalar var. Buna mukabil, iç isyanlar, karşı gelenler, padişahın Atatürk’ün idam fermanı vesaire, hep karşı hareketler, dikkat ediyorsanız, hep böyle ileriye doğru birtakım hareketler var, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun kurtuluşunu sağlamaya çalışan, bir de ona aksi hareketler var. Fakat sonunda, I. Inönü, II. Inönü, Sakarya, Dumlupınar ve zafere ulaşılıyor. Dumlupınar Anıtı, işte böyle şekillenmiş bir anıt; araziye de uyuyor ve bir çarpışmanın, bir karşı fikirlerin çarpışmasının neticesinde meydana gelmiş görsel bir hareket oluyor. İnönü’nün söylediği bir söz var, diyor ki, biz ondan ilham aldık, “Milletimizin seçilmiş sanatkarlarından, ruhlarını o devrin duyguları içerisinde kaynatıp gelecek nesillere yol gösterici bir eser yaratmalarını dilerim, Atatürk onları tebrik edecektir.” Bizim yaptıgımız bu anıt, bütün karışıklıklara rağmen, sonunda, milletimizin refaha kavuşacağını ve bütün bu karışıklıklardan kurtularak zafere ulaşacağını da yeni nesillere bir sembol olarak takdim eder. Teşekkür ederim.
O zaman bir şey daha göstereceğim sizlere, bir hatırlatma; biz bu anıtı 1964 senesinde yaptık, ve ‘65’te de yerinde tatbik ettik. Fakat ‘66 yılında ‘Time’ mecmuasında bir sey yayınlandı, Amerika’da Roosvelt için bir anıt müsabakası açıldı, ilk müsabakaya 574 mimar iştirak etti daha sonra aile bu sonucu beğenmedi, tekrar yarışmaya soktu ve o zaman 63 yaşında olan Marcel Breuer, bu müsabakayı kazandı. Biz anıtı yaptıktan bir sene sonra gibi, Time mecmuasında geçen hafta bu musabaka kazanıldı diye takdim edildi, bir vesile ile size onu da göstermek isterim.
(Slaytları gösterirken) Bunlar o sıralarda yaptığımız bazı binalar. Işık Lisesi’nde baştaki iki bina mevcuttu, ortası yoktu ve lisenin içerisi karmakarışıktı, bir tarafından girip, öbür tarafından çıkamıyordunuz, o zamanlar biz bu ortadaki binayı ve onun iç tanzimini yaptık ve binayı bir şekle soktuk.
YM: Efendim, Londra İslam Kültür Merkezi ve Camisi yarışması, 1969 yılında açıldı. Bu uluslararası bir yarışmaydı. Biz de bu proje ile o yarışmaya girdik ve ikinci olduk. Yarışmayı, projeyi hazırlarken, ana fikrimiz, kültür merkezini bu kesitin altında çözmek, üstte temiz bir kabuk yapıp dini görevlerin burada oluşmasını istedik. O zaman büyük açıklıklar kabukla geçiliyordu, 7–8 cm’lik… Biz bu büyük mekânı, Osmanlı’nın daima camilerde kullandığı tek mekân fikrini burada hiperbolik bir paraboloid ile yani, modern bir teknoloji ile yapmayı düşünmüştük, bu şekilde bir proje hazırladık. Fakat proje ikinci oldu birinciliği daha geleneksel bir cami kazandı. Burada da maketinden bir resim görüyorsunuz.
LA: Efendim, bu müsabakanın jürisi tamamen yabancılardan müteşekkildi. Bir İngiliz, bir İspanyol, bir de Pakistanlı bir mimar vardı. Bu müsabaka uzun zaman neticelenmedi, çünkü İspanyol katiyen fikrini değiştirmedi. Birinci proje budur dedi, İngiliz tabi Ingiliz’e verdi reyini ve Pakistanlı da İngiltere’de yaşayan birisiydi, o sırada büyükelçi Konuralp, çok uğraştı bu iş ile, biz birtakım şeyler yaptık, fakat sonunda, Pakistanlı’nın fikrini değiştirdiler ve biz iki’ye bir oyla bu yarışmayı kaybettik. Bu Londra Regent Park’ta, Sir Robert Matthew tarafından yapıldı. Ve o zamanki İngiliz gazetelerinde de yine yazıları çıktı.
YM: Bu Kuveyt Camisi, bir davet üzerine yapmıştık, Londra’da ikinci olunca, bizim ismimizi almışlar, Kuveyt Devlet Camisi için bizi çağırdılar, proje hazırladık, bir yarışmaydı, burada da yine hiperbolik paraboloid kabuklarla bu camiyi yorumladık, fakat burada da ikincilik ödülü kazandık, birinci ödül daha klasik bir cami olarak seçildi.
Kıbrıs Ozgürlük Anıtı, Kıbrıs’taki Türklerin özgürlüğü kazanması için yapılan ordu hareketini tasvir eden bir projemizdir. Şimdi, şurası Yavuz Çıkartma Plajı, biz bu yarışmayı, yani uluslararası demeyelim ama Türk Mimarları ve Kıbrıslı mimarlar arasında yapılmıştı, biz kazandık. Ana fikrimiz de şuydu; şu kumsala yanaşan Türk gemilerinden çıkan askerleri temsil eden şöyle bir figür kullandık, burada da onu karşılayan Kıbrıslı Türkleri temsil eden bir beton duvar yaptık. Bu da yine aynı bundan önceki Dumlupınar Anıtı’nda olduğu gibi içinde dolaşılan, yaşanan, gezilen bir mekân şeklinde düşünülmüştür. Şu insanların oluştuğu bir yer, burası tören alanı ve bunun iç yüzeyinde de bazı figürler var, savaşı hatırlatan… Şimdi diğer resimlere geçelim. Ordunun hareketini temsil eden bu beton içi boş kutular var, şurada da Kıbrıs Türkü’nün birlikteliğini görüyorsunuz, burada Türk Askeri ve Kıbrıslı Türklerin buluşması ve burası da tören alanı. Başka yönlerden görünüşünü görüyoruz, bu da denize doğru, denizden gelen hareketi temsil ediyor. Bu çubukların en uzunu da 22 metre boyundadır. İçindeki figürlerden örnekler, bunu da sizin okulunuzdaki hocalardan, Profesör Dinçer Erimez tasarladı, bu yazılar ve figürler ona aittir, şurada gördüğünüz figürler.
LA: Efendim burada bir şey daha var, ıstırap çeken Kıbrıslıları tarif eden bu alçak duvar ile Anadolu’dan gelen Türk kuvvetlerini gösteren yüksek duvar arasında bir kapı var, bu kapının ismi “Ümit Kapısı”. Çünkü oradan Anadolu kıyıları görünüyor. Ve Kıbrıslılar yıllarca Türkler gelip bizi kurtaracak diye oradan bakmışlar, Yaşar (bu fotoğrafta) oradan bakıyor işte…
Bu da bir doktor arkadaşımıza yaptığımız bir villa şeklinde apartman. Sağdaki yer ayrı, iki kat; soldaki yer ayrı, iki kat, üstleri de tek kat olmak üzere bu bir apartman ama villa şeklinde, bu da Moda’dadır.
Efendim, bu Ayazağa Kampüsü’nü Kemal Ahmet Hocamız planlamıştı. Bizi çağırdı; “Tatbikat projelerini yapın.” dedi. Biz de Teknik Üniversite’de bir büro kurduk, uzun bir müddet çalıştık, ve bunun tatbikat projelerini hazırladık. Bu, o zamanki son derece kısıtlı imkanlarla yapıldı.
Burada da yaptığımız bazı binaları görüyorsunuz. Bunlar oditoryumlar yan yana. Buralarda konferanslar ve dersler veriliyor. Bunları da bir hayli etüd ederek yapmıştık, ve burada mühim olan şuydu; insan ders verirken, insan sesi ile yani hocanın sesi ile talebe arasına böyle bir mikrofonun girmesi dikkati dağıtıyormuş. O şekilde bunun akustiğini ayarladık ki, hocanın sesi, mikrofon olmadan talebeye ulaşabiliyor, ve rahatlıkla dersini anlatabiliyor.
YM: Bu yapıt yanlış yazılmış orada, sınıflar ve hocalar blokları, Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’nde bu binalar, yeni bölümde. Burada da enteresan bir çözüm yapmıştık. Üçer metrelik hoca blokunun bulunduğu yükseklikler, sınıflar ve laboratuvarlar dörder buçuk metre yani üçmetrede bir döşemeler beraber oluyor, görüyorsunuz yani, o zamanki teknoloji ile yaptığımız ve yerinde döktüğümüz beton güneş kırıcılar, halbuki şu anda Türkiye’de çok daha çeşitli malzemeler var, ama bunlar o çağın imkanlarıyla yapılmış binalar.
LA: Efendim, şimdi bu da Bebek’te, o zamanki imara göre böyle yüksek katlı binaya müsaade ediyorlardı. Biz de bunu mümkün olduğu kadar yumuşatmak için burada bu ahşapları kullandık ve onların önünde bütün çiçeklikler filan oldu , bu da öyle bir bina işte.
YM: 80’li yılları geçmeye başladık, yeni malzemeler ve teknolojiler kullanmak istiyorduk. Fakat yine de 81 yılında Türkiye, döviz birikimi yönünden çok zayıftı. Bu renkli camları Türkiye Şişecam Fabrikası’nda ürettik, bronz renginde iki katmanlı lamine camdır. Bronz rengini de çok seviyorduk, burada bronz rengiyle brüt betonun çıplak kontrastını aradık, bu gördüğünüz; yalnız bir konu daha var: Bina kat yükseklikleri üç metreyi geçmiyordu. Biz burada biraz hile yaparak 3.20m. yaptık bu kat yüksekliklerini ama binanın tam konforunu sağlamak için de, havalandırma kanallarını bu sahanlıkların altından geçirerek temiz havayı buradan verdik. Ve ilk defa fancoil sistemi ısıtma tarzında bu yapıda kullandık.
LA: Efendim, bu telekomünikasyon binası PTT’nin Gayrettepe’deki binası… Bu bina için bizi çağırdılar ve dediler ki: “Öyle bir bina yapacaksınız ki, biz istersek bunu hastane yapacağız, istersek otel, istersek telekomünikasyon cihazlarını içerisine koyduğumuz bir bina yapacağız.” Şimdi tabi hepsinin fonksiyonu değişik, hastane başka, otel başka, bu telekomünikasyon makinalarının konulduğu bina başka, o zaman biz de şu bacaları yaptık, o gördüğünüz bacalar, içerisini boş bıraktık; “Buyurun…” dedik, “…nasıl isterseniz öyle kullanın. İçerisine tesisatları koyun, ister telekomünikasyon yapın ister otel, ister büro…” diye… O sebeple, bu şekilde projelendirdik.
Efendim, bu Dışbank binası tamamen dış giydirme cephe bir binadır, bunu yaparken Dışbank’ a çok problemler oldu, o zamanlar orada galiba bir gemi yandıydı, dediler ki kardeşim siz bu camları yapıyorsunuz, bunlar kırılırsa, yukarıdan aşağıya bir daha nasıl takacağız? O zaman Almanya’dan bir dostumuz geldi. Bu giydirme cepheyi ilk defa o yapmıştı. Ve bütün burada cephe dıştan giydirilerek yapıldı. Bizim memleketimizde ilk defa yapılan dış giydirme cepheli binadır bu… Bir de bu binada yükseklikler üç metredir. Üç metre olduğu halde içlerinde havalandırma kanalları, diğer tesisatlar falan; “Nasıl sığdınız?” diye bana Amerika’da sordular. “Nasıl çözümlediniz?” diye... Bunu da bütün kanalları kenara ve ortadaki koridorun arasına koyarak çözümlemiştik.
Bu Anadolu Sigorta binası, daha ucuz bir yapı çünkü burada bir giydirme cephe yok, gördüğünüz şeyler tamamen btb dir ve ötekine nazaran çok daha ucuz olarak yapılmıştır, bugün hâlâ orada duruyor.
YM: Şimdi bu binalar, İstanbul’da tünel kalıp sistemi ile, ilk yapılan apartmanlardır. Altı tane apartman… Ayrıca burada cephe elemanları da prekast olarak döküldü dışarıda ve monte edildi, ve dolayısıyla 155 tane ünitesi olan altı bloğuu biz on ay gibi kısa bir sürede tamamladık. Kat betonları atılırken, üç günde bir kalıp değişiyordu, tünel kalıp ve o zaman İstanbul’daki müteahhitler bu sisteme baktılar ve çok ilgilendiler. Ondan sonra da zaten, tünel kalıp sistemi Istanbul’da bir hayli kullanılmaya başlandı. Burada, cepheleri hala tertemiz duruyor.
LA: Bu Yeşilköy’deki Türk Hava Yolları Genel Müdürlük binası. Bu binanın ön projelerini Munis Hoca hazırlamış, fakat bunun tatbikat projeleri ve ilerisi için bunu ihaleye çıkarmışlardı. Biz de bu ihaleye girdik. Önce verilmiş olan projenin aşağı yukarı yarısı kadar metrekaresi büyüdü, istekleri değişti, bunları yaptık ve bu binayı yarım giydirme cephe gibi hazırladık. Burada yaptığımız en mühim işlerden bir tanesi, havaalanında çok büyük gürültü var, uçaklar iniyor, kalkıyor. Fakat bu binanın içerisinde, o camlar vasıtasıyla, ses yok, sakince çalışmak mümkün… Burada da bunun iç mimarisini düzenlemiştik. Ortada bir havuz var, sular akiyor, bir döner merdiven var. Ve merdivenin yanında böyle ayna kaplanmış kolonlar var. Yukarıya gidiyor, birleşiyor, yukardan ışık alıyor. Böyle bir bina…
YM: Bu bina da bizim çok önemli bir binamızdır. 1985 yılında, Şişecam, Kocaeli Sanayi Fuarı’nda, bir pavyon yapmak istemişti ürünlerini teşhir etmek için, fakat süre çok azdı. iki ay gibi bir süreydi. Biz tamamen bütün elemanları prefabrik olan bir yapı yaptık. Bu 250 metrekarelik bir yapı, dört tane kolona basıyor ve üzerinde prefabrik uzay sistem var. O zamanlar bu uzay sistem işlerini yapmaya başlamıştık. Üstü metal kaplama, alüminyum doğramalar hazır getirildi ve arasında da, iki tarafı cam takviyeli plastik levhalar arasında poliüretan var. O zaman bunlar yapılabiliyordu. Bu elemanlar hazır olarak geldi ve monte edildi. Biz bunu iki ay gibi kısa bir sürede projelendirdik, inşaatını bitirdik ve fuara yetiştirdik.
Bu İTÜ kampüsündeki spor salonu da tamamen prefabrik yapılmıştır. Şu bina hariç tabi… Bu yerinde yapıldı ama şu büyük salon, duvarları beton prefabrik ve çatısı uzay olarak yapılarak kısa sürede bitirildi, o zaman Teknik Üniversite Kampusü’nde, yerinde beton dökerek falan, ağır yapılar yapılıyordu. Vinçler geldi, şu koca levhalar monte edildi, tabi taşıyıcı kolonlar da prefabrikti ve kısa sürede bu inşaat bitirildi.
Bu buz pateni pisti, içinden görüyorsunuz, demin dış cephesini gördünüz, Ankara Belediyesi’nin yaptırdığı bir buz pateni kapalı salonu ve ilk olarak Türkiye’ de yapılmıştı, biz burada uzay sistemle, 42 metrelik bir açıklık geçtik. Tüm mimarisini de biz yaptık . Katerina Witt diye bir meşhur patenci vardı, açılışına gelip bir gösteri yaptı.
LA: Yaşar bilhassa istedi, açılışa gidip Katerina Witt’i görelim orada diye.
Bu Ragıp Paşa Konakları, karşıda, Kadıköy’de, çok güzel bir ormanlık arazide yapıldı. Şimdi burada bir proje yapmışlar, bütün ağaçları kesmişler, tekrar bize geldiler; “Biz burada bir site yapmak istiyoruz. Nasıl yapalım?” Biz bütün ağaçları yerinde muhafaza ederek, bütün binaların altında otopark yapıp, binalara alttaki otoparktan girerek, otopark problemini de çözümledik, ağaç problemini de… Ağaçların arasında, bu binaların yapılmasına sebep olduk.
Bu yine İstanbul’da yapılan yüksek binalardan biri, yine giydirme cepheli, Maya Binası. Bu da yine Istanbul’un en çok tutulan büro binalarından biri. Bir merkez çekirdek etrafında, ortasında kolon yok. 33x33m. açıklık var. Hiç kolonsuz, yalnız ortadaki çekirdekle geçilen bir bina.
Bu da telekomünikasyon merkezi binasıdır.
Bunlar Vali Konağı’nın sonundaki binalarımız.
Bu Migros’a yaptığımız, genel yönetim binasıydı...
YM: Rusya’da Yalta şehrinde projelendirdiğimiz, Türk müteahhitlerine yaptığımız yurtdışı işlerden bir tanesi. İlk bu işle başladık zaten. Fakat şöyle bir talihsizlik oldu, bu bina inşaatı başladı, bir süre sonra Rusya Federasyonu bölündü. Burası Ukrayna’da kaldı ve bu inşaat durduruldu maalesef.
LA: Bina bitti fakat işletmeye tam açılmadı, içi falan bitmişti.
Bu da efendim yine Mecidiyeköy’de yaptığımız Cem Han binası. Bu tamamen, bulonsuz giydirme cephedir, alt tarafı da cam olarak döner bunun. Camlar da Amerika’dan ithal edilmiş kırmızı camlar, yani her ikisi de birbirini renk olarak tutan binaydı.
YM: Bu cephenin bir özelliği var, strüktürel cam dediğimiz, silikonla tutturulan… Bunun taşıyıcı sistemi de arkasındadır. Yani böylece, şu koca yüzey sanki tek parça cammış gibi bir etki yapıyor.
LA: Pardon bu yapı, bu anlamda yapılan ilk yapıydı, sonraki yapılan yapılar buna benzemeye başladı.
Bu da Yalta’da yaptığımız çocuk hastanesi…
Bu Yeşilköy’deki İhlas’ın binası…
Bunlar da Zekeriyaköy’de yaptığımız Cansit Villaları… Yukarıdaki iç görünüş, diğerleri araziden görünüşler… Oranın bir hayli meşhur villaları oldu bunlar…
Topkapı Ticaret Merkezi’nde bir AVM, bir alışveriş merkezi, fakat siz arabadan inmiyorsunuz. Bir araba ile gelip, dükkanın önünde durup araba ile çıkıyorsunuz. 70 bin metrekare büyüklüğünde bir proje…
YM: Döküm radyatör panel binası... Bu binanin özelliği prefabrike oluşu, prefabrike beton kolonlar ve çelik konstrüksiyon bir çatısı var. Fakat bir özelliği daha var, aynı kabuk içinde, hem imalât hem idare binası, yorumlanarak yapılmıştır.
LA: Bunlar hep yaptığımız, kontrol ettiğimiz ve bitirdiğimiz binalardır.
YM: İlk yapılan marketler bunlar… Bu marketler yapılırken yabancılar bizden şöyle de bir teşkilat istediler. Dediler ki; “Siz projeyi yapmayın. Bu projenin inşaatını ihale edin. Müteahhitleri, hak edişleri kontrol edin. Ödeyin, ve A’dan Z’ye her şeyi bitirerek binayı bize teslim edin.” dediler. Biz de ‘93 yılından sonra bir birim daha kurduk. Bunu da “UMO Teknik” diye isimlendirdik. Bu birim kontrol ünitesi oldu. İşte ihale dosyalarının hazırlanması, ihalelerin alınması işleri o birim tarafından yapıldı.
Bu Cam Piramit hakikaten ilginç bir proje, 60’a 60 boyutlarında, 4 tarafa oturan uzay sistemle oluşturulan bir piramit. Burada, montajı alt sıradan başlayarak, döne döne tepe noktaya kadar geldik ve enteresan oldu, dört köşegen aynı noktada birleşti, bu kendimize de enterasan gelmişti, yani yaptığımız uzay sistem bu şekilde bitebiliyor demiştik.
Şimdi bu büyük bir mekân, 3600 metrekare, bunun bodrumu da var, bu mekânı da şöyle tertipledik, hem konferans hem konserler verilebiliyor. Klima kanallarını görüyorsunuz, belli bir kota kadar havalandırılıyor, çünkü tüm mekânı bu şekilde havalandırmak çok zor ve pahalı, üst tarafa da şu şekilde bir pencere yaptık ısınan hava dışarıya tahliye oluyor. Şimdi burada da Bey Dağları ile piramitin sağladığı uyumu görebiliyoruz, bu projemiz, şurada göreceksiniz.
Soru-Cevap bölümü daha sonra yüklenecektir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

