Ana Sayfa

YUNUS ARAN BİRLİKTELİĞİ

"Değişim ve Mimarlık"

tarih: 
11/21/2002
poster: 
dogan_tekeli.jpg
konusmaci: 

 

Sayın Aran Ailesi, Sayın Rektör, Değerli Öğretim Üyeleri, Sevgili Meslektaşlarım, Sevgili Öğrenciler, Sayın Konuklar, Yunus Aran'ın anısına düzenlenen bu konuşma dizisi içinde yer almaktan, bana yer verilmesinden ve böylece 45 sene önce görev yaptığım bu kurumun çatısı altında bir kere daha sizlerle beraber olmaktan çok büyük mutluluk duyuyorum. Yunus Aran'ın aziz anısını da saygıyla anıyorum. Bu yıl benimle birlikte mimarlığa başlayanlar meslekte 50. yıllarını doldurmuş oldular. Bu münasebetle Mimarlar Odasında bir tören yapıldı -yıllık her zaman yapılıyor. Bize küçük kristal plaketler verildi. O törende benimde kısa bir konuşma yapmam istendi. Düşünürken ne konuşacağımı, birden 1952 yazına, mezun olduğum yaza gittim, yazı hatırladım. Büyük Hocamız Emin Onat Taşkışla’nın çatı odalarındaki jüride diploma projelerimize bakıyordu. Bizde bütün sınıf heyecanla merdivenlerin altında onun inişini bekliyorduk. Düşündüm, dün gibi. Fakat düşündüm ki aynı zamanda 50 yıl geçmiş. Bu 50 yıl içinde insan ömründe de, toplum hayatında da büyük bir zaman 50 yıl. Bu 50 yıl içinde büyük değişiklikler olmuş. İstanbul mesela yaklaşık 1 milyon nüfustan 15 milyon nüfusa doğru yaklaşmış. Türkiye nüfusu 13 milyondan 68 milyona çıkmış. Biz o zaman hepimiz 800 mimar kadar iken bugün 35.000'lere gelmişiz. Demek ki 50 yıl müthiş bir zaman dilimi, büyük bir değişim. O zaman bu değişim olgusunu bir parça irdelemek, daha ziyade mimarlıkla ilgili olarak irdelemek aklıma geldi ve onları bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. Değişim, gençler için belki bir ucundan sezmeye başladıkları bir kavram. Ama bizim kuşak için derin derin yaşanmış bir olgu. Dünyada her alanda giderek hızlanan hızlı bir değişim yaşanıyor. Bu yüzden olmalı ki bir özdeyişle hatta ifade edilmiş; "Değişmeyen tek şey değişimdir" diye. Hatta son seçimin galibi iktidar partimizin değişimi de gündemimizde çok sık. O ne kadar değişti, değişmedi önemli değil ama bu da değişim içinde.

Değişim, edebiyata, felsefeye, filmlere konu olmuş. Rahmetli Sami Sisa'dan işitmiştim. "Rüzgar" adlı bir Fransız filmi varmış. Dünyada herşeyin bir rüzgara tabi olduğunu ve değiştiğini söylüyormuş. Değişimin hayatın kendisi olduğunu, asıl değişmemekten korkmak , çünkü değişmek yaşam , değişmemek durgunluk diyormuş sözü geçen filmde. Gerçekte değişim tarih boyunca insanoğlunun vizyonu olmuş. İnsanoğlu başlangıçtan beri yaşamı, toplumu, düzeni değiştirmeyi amaçlamış. Bu değişimin aracı da bilim ve teknoloji olmuş. Bilim ve teknolojideki değişiklikler hayatımızı değiştirmiş, bu değişiklikler kültür ve sanat ürünlerini, dolasıyla mimariyide etkilemiş. Mimaride değişiklikler, bilim ve teknoloji dolayısıyla, ama aynı zamanda toplumların din, din ve sosyal anlayışları, sanatta kendilerini ifade edişleri nedeniyle, iki nedenle değişikliğe uğruyor. Mimarlık tarihinde aslında bu değişim bütün teknolojik ve sosyo-ekonomik altyapısıyla birlikte inceleniyor. Tabii benim bugün bahsetmek istediğim mimarlık tarihinin bu geniş konusu değil de, bir uygulayıcı mimar gözüyle birkaç noktaya değinmek mimaride değişim adı altıyla. Biliyoruz ki yapılar stillerinden, üsluplarından yani sanatsal yönlerinden önce teknolojik nitelikleriyle varoluyorlar. Elde bulunan teknoloji ve malzemelerin kısıtlamarıyla yapılar ortaya  konabiliyorlar. Büyük Strüktürcü Nervi eski yapıların meydana getirilişi için şöyle bir sezide, öngörüde bulunuyor: Derin bir meditasyon, yapıyı etkileyen bütün güçlerin anlaşılmaya çalışılması ve bunun sonucunda oluşan bir strüktürel sezgi. Bugünkü gibi mühendislik hesapları falan olmadığından veya olmadığı varsayıldığına göre bu türlü bir meditasyon sonucuna bağlıyor ve strüktürün önemine değiniyor. O bakımdan ben de mimarlıktaki değişimi daha çok strüktüre bağlamak istiyorum.

En eski medeniyetlerde mesela Mısır’da sadece düz taş kirişlerin boyutuyla geçilebilen sınırlı açıklıklar sonradan Yunan’da, Roma’da kemerin, tonozun, kubbenin bulunmasıyla çok büyük ölçüde değişmiş ve mimariye yeni olanaklar gelmiş. Giderek çelik yapılar, hatta elyaftan öngerilme verilmiş yapılarla bu gelişme devam edegeliyor. Gerçekte insanlık tarih boyunca daha az malzemeyle daha çok mekan örtebilmek istemiş, örtebilmeyi amaçlamış. Rahmetli Sedat Gürel'in kitabında bu mukayeseler vardı. Büyük Keops Piramidinin 80.000 metreküplük iç hacmini örtülebilmesi için 6 milyon ton ağırlığında 2,5 milyon metreküp taş kullanıldığını ifade ediyor. Sonradan Gotikte 50.000 metreküp hacim örtebilmek için 300.000 küsür metreküp taş kullanılmış. Ama çelik dönemine gelindiği zaman, mesela 27 metre çapında bir kubbenin çelikle inşa edilebilmesi için 150 ton çelik gerekmiş. Ama bizim meslek yaşamımızın içinde olan gelişmelerle, mesela Buckmeister Fuller’in Geodesic Dome’uyla bu 150 ton 7.5 ton alüminyuma indirgenmiş. Gene biliyoruz ki mesela 100 metre açıklıklı bir çelik yapıda 1 metrekareyi örtmek için 150 kilogram çelik kullanılırken bu tensize strüktürlerle gergi verilmiş elyaf strüktürlerle 1.5-2 kilograma kadar inebiliyor. Halbuki aynı büyüklükteki Süleymaniye Camii’nin kubbesi bir hesap yok elimizde ama ben hesapladım kabaca 1000 tondan aşağı değil, hafif bir strüktür olduğu halde çağına göre. Bu yapı teknolojisindeki değişikliklerin yanısıra, toplumdaki sanat anlayışları, sanata bakışları veya dünya görüşleri, sosyal görüşleride dünyada veyahut mimarlıkta değişikliklere veya mimariye bakış açısında değişimlere sebep olabiliyor. Mesela Moskovada Stalin'in yaptırdığı 7 büyük yüksek kulenin bir zamanlar ne kadar kötü mimarlık eserleri olduğunu çok duyuyorduk, öyle yetiştirildik. Ama çok ilerici bir mimariyi savunan Progressive Architecture dergisinde birkaç yıl evvel bunların ne büyük mimari meziyetler taşıdığını okuduk. Demek ki bu türlüde bakış açısında da değişikler olabiliyor. Biz bunları kendi meslek yaşantımız içinde de çok yaşadık. Biz 1952'de mezun olduğumuz zaman Prof. Bonatz’dan, büyük hocamız Emin Onat'tan akademik klasik denebilecek bir eğitim gördük.

Bu mimarinin örnekleri İstanbul'da Radyo Evi Binası, Ankara'da Cenap And Evi gibi yapılar. Fakat hemen mezun olduktan sonra, hayata atılıp ilk yarışmalara girmeye başladığımız zaman demin yukarıda Turgut Bey'e de söylüyordum. Sayın Cansever'den ilk izlenimlerini öğrendiğimiz Modern Mimarinin varlığını öğrendik ve Sami ile beraber Corbusier’nin  eserlerini içeren beş citlik kitabını aldık. Corbusier’nin prensiplerini, modern mimarinin ilkelerini bunlardan hazmetmeye çalıştık. Yaklaşık 10 yıl kadar bu mimariyi öğrenmeye ve ilkelerini, ve bu mimaride kendimizi yetiştirmeye çalışırken 1963 yıllarında Bruno Zevi İstanbul'a geldi. İtalyan Progressive Architecture dergisinin editörü, Zevi, verdiği üç konferansta o güne kadar bildiklerimizi ciddi bir şekilde değiştirdi. Mesela modern mimarinin çok iyi bir örneği diye saydığımız Hilton Otelini yerden yere vuruyordu. Bilmiyorum o konferanslarda bulunanlar var mı? Boğazın kıvrıklı topoğrafyası karşısında dümdüz bir bina, bütün odaları numaralarla birbirinden ayrılmış. Buna karşılık Aalto nun meşhur yurt binasını örnek gösteriyor, nehri takip ederek kıvrılmış, odaları farklı manzaralara bakıyor.Sharon’u Wright’i ve organik mimariyi yüceltiyordu. Zevi gittikten birkaç gün sonra bizim üniversitede biz öğrencilerden dolayı, biz mezunuz ama öğrencilerden dolayı üniversitenin havasını takip edebiliyorduk. Bizim üniversitede hava değişmişti. Hocalar biraz kıralım, biraz kıvıralım demeye başlamışlardı. Bir müddette Zevi etkisiyle kendi mimarimizi zenginleştirmeye çalışırken bu esnada hızlı artan nüfus, ihtiyaçlar yeni bir mimari ortaya çıkardı. Bir devingen şehirler, hızlı sökülüp takılabilen, çok çabuk yapılabilen yapılar. O yıllarda 1962-63 dünyanın 3 milyar olan nüfusunun 2000 yılında 6 milyar olacağı hesaplanıyor ve ona görede mimarlar kuramlar geliştiriyorlardı. İşte Nicholas Schaffer, Yona Friedman gibi isimleri hatırlıyorum. Archigram  grubu bunların içinde devingen şehirler . Bunlar için o yıllarda Doçentlik tezini yazmış olan gene rahmetli arkadaşımız Sedat Gürel şöyle yazıyor; "Bugünlerde uygulanan ve daha bir süre uygulanacak olan yapılar aslında birer geçici yapı nitelindedir. Bunlar geçicilik niteliklerinden ne denli uzaklaşırlarsa gelecek için o derece yok edilmesi güç bir engel haline geleceklerdir. Çağımızın mimarlığı ve şehirciliği hertürlü devingenliklere, dönüşümlere, gelişimlere cevap verebilen uzaysal enterdetermine bir strüktür düzeni gerektirmektedir." diyordu.

Her ne kadar aradan 40 yıla yakın bir süre geçmesine karşın bu tasarımlardan hiçbiri hayata geçememişse de bunların daha sonraki high-tech mimarinin oluşmasında etkili olmuş olduklarını tahmin ediyorum. Bu yepyeni düşünceler süregelirken bizim iyice benimsediğimiz modern mimarinin 'biçim işlevi izler' ya da 'az çoktur' gibi ilkeleri de sarsılmaya başlamıştı. Aslında 1960'larda ortaya çıkan Venturi'nin düşünceleri 70'lerde Türkiye'ye geldi ve bu ilkeler yerine bir post-modern mimari Türkiye'ye geldi. Bizde tabii dünyankine nazaran bir farkla bu mimari izleniyordu, takip ediliyordu ve zannediyorum Venturi'nin düşüncelerinden çok mimari dili etkili oldu. Yarışmalarda, caddelerde, sokaklarda o dille yapılmış sanıyorum çokta bilinçli olmayan, çokta hepimizi mutlu etmeyen yapılar görür olduk. Biz kendi pratiğimiz içinde bunlara bakarak post-modern mimariye geçemedik. Ama kendi ilk yıllarda benimsediğimiz modern mimarinin katı ilkelerini kendimize göre gevşettik. Daha töleranslı daha hoşgörülü bu ilkelere karşı daha çok biçim, gölge, ışık arayan bir mimari uygulamaya çalıştık. Mimarimizi zenginleştirmeye çalıştık. Bu tür mimariye de zannediyorum  Charles Jencks, Late-modern diye bir isim koydu. 80'li yılların başında Pompidou Kültür Merkezi ile simgelenen *.. mimari ortaya çıktı. Bu mimarinin başlıca yıldızları Foster, Richard Rogers, Piano oldular. Gene bu yıllarda Frank Gehry basta olmak uzere, Eisenmann, Maki,  Isozaki, Zaha Zahid ve daha birçokları olmak üzere yeni uluslararası yıldızlar ortaya çıktı. Bunların herbirinin kendine mahsus söylemlerine ve dillerine şahit olduk. Ve birdenbire eski tek yönlü mimarinin yerine çok yıldızlı, çok söylemli plüraist bir dönemde bulduk kendimizi . Birnevi seçimden evvel çok partili demokrasimiz gibi hangisini izleyeceğimizi adeta şaşırır olduk. Uluslararası mimarlık basınıda sanki yıldız üretmek için örgütlenmiş gibiydi. Bu yıldızların herbirini göğe çıkıyorlar ama bunların propagandasını yaparak sanki kusurlarınıda söylemiyorlardı. Kusurlarınıda kendimiz bulmak durumunda kaldık.

High-tech mimarinin en simgesel yapılarından bir tanesi Foster'in Hong Kong'taki Şangay Bankası Binası. Bu bina için kitaplar yayınlandı, biliyorsunuz çok parlak resimlerle bunun yayınlanmadığı dergi kalmadı. Fakat bu binanın cephe kaplamalarını ve asansörlerini yapan firmaların temsilcileriyle burada tanışma fırsatı bulduk. Müthiş başka bir cephesini anlatıyorlardı. Binanın bir defa dünyanın metrekare bazında en pahalı yapısı olduğunu ve amaçlandığı gibi 3500 kişi için planlandığı halde çok daha az bir nüfusa hizmet edebildiğini ve rahat kullanılamadığını söylüyorlardı. Bir başka örnek Gehry’nin Paris'teki Amerikan Kültür Merkezi binası, 6-7 yıl evvel hatırlarsınız o da mecmuaların başköşelerinden inmiyordu. Çok etkilendiğimiz bir yapıydı. Fakat bu binayı Paris’te, Bercy’de görmeye gittiğimde sadece 8 ay kullanıldıktan sonra boşaltıldığını, kullanılamadığını ve yayınlarda gördüğümüz zaman kuşkulandığımız eğimli taş yüzeylerin ne olacağını merak ettiğimiz şeyin gerçekleştiğini, o taş yüzeylerinin ikinci bir renk aldığını, homojen gibi görünen cephenin çok parçalı ve iki yüzeyli hale geldiğini, hollerin köşesinde çözümlenememiş noktalarda köpek pisliklerini olduğunu üzülerek gördük ve üstünde de kuru bir levha vardı: "Bina satışa çıkarılmıştır" diye. Sanıyorum hala da müşteri bekliyor. Tabii, kabul ediyoruz ki yepyeni bir mimariyi uygulamaya çalışanların yapılarında bu nevi gramer hataları olacaktır. Olmaması mümkün değil, çünkü deneysel yapılar. Bu hatalarına bakarak, bunları küçümsemek mümkün değil. Bir vesile ile tanıma fırsatı bulduğum Kevin Roche, daha kafamıza yakın bulduğumuz için dedikodu etmek istedim Kevin Roche ile. Kendisine sordum. Gehry’yi ve Eisenmann’ı nasıl bulduğunu sordum. Bunlar dedi düşünce ufkumuzu genişleten insanlardır. Hepimiz medyun-u şükran olmalıyız ve bana güzel bir ders verdi. Yani kusurları olabilir ama ufuk açan insanlardır. Ama bu kadarın yıldızın acaba hepsi mi ufuk açıyor? Hepsinin mi arkasından gideceğiz?

Söylemleriyle her zaman dikkatimizi çeken Sayın Cansever'in bu yıl bir dergide kendisiyle yapılan söyleşide bu yeni yıldızlardan Hadid için söylediklerinden birkaç cümle nakletmek istiyorum. İzinlerini de aldım kendisinin. Le Corbusier, Wright ve Mies’i piyasa şartları içinde öne çıkma çabaları içinde olan kimseler olarak görmeye razı değilim. Çok derin meseleleri bütüncül yaklaşımlarla değerlendirmeleri sonunda insanlığa yeni çıkış yolları gösterme çabasında olan mimarlar bunlar. Ama daha yakında olanlar öyle mi? Mesela Zaha Hadid. Maliyetinin ne olacağı hiç hesaplanmayan öneriler. Korkunç trajik bir gelecekle karşı karşıya olan dünyada Zaha Hadid’nin söylediklerini kaç paralık geçerliliği var? 40 sene sonra dünya nüfusu 8 milyar olacak. Hadid'in söylediği yalnız çöpe atılacak şeyler. Bu piyasa içinde şaklabanlıktır, medyada onun parçası".  Burada sanki bir parça birleşiyoruz Sayın Cansever'le. Ben Sayın Cansever kadar sert ve kesin eleştirmemekle beraber benimde Hadid’in mimarlığının yaşaması konusunda, yaşama şansı konusunda kuşkularım var. Ancak mimarlıktaki bu söylem çokluğu ve hızlı değişim karşısında ne kadar kuşkucu olursak olalım, hızla artan nüfus, yapılardan beklenen niteliklerin değişmesi, yükselmesi bir yeni mimari gerektiriyordu. Bunun için de bir hızın mimarlığı, hatta varolanı yıkmak gibi düşünceler ileri sürüyordu. Mesela bir Fransız filozofu Virilio var. Çağdaşlarını çok etkilemiş, hızın mimarlığını ve çabuk yok olacak bir mimarlığı teşvik ediyor. Eisenmann da hatta İstanbulda verdiği konferansta yıkıcılığı teşfik ediyordu. Yıkınız ki yeni yapılsın. Adına da 'Creative Destruction' diyor. Güzel, yıkalım da o zaman kültür devamlılığı, geleneksel dediğimiz şey ne olacak? Ve mimarlıkta geleneği savunanların durumu nedir?

Bir sosyolog, Pocock, toplumların bilincli ya da bilinçsiz olarak geleceklerini ve devamlılıklarını güvenceye almak amacıyla geçmişten birşeyler saklamaları, saklama gereksinmesi duyduklarını söylüyor. Geçmişten birşey saklayalım ki geleceğimiz güvencede olsun diyor.  Popper, Fransız sanat kuramcısı o da geleneğin toplumsal yaşamda gelecek için bir öngörü sağladığını söylüyor. Bir bilime benzetiyor, bilimle bir paralellik kuruyor. Ve diyor ki nasıl bilim ne olduğunda ne olacağını bize haber veriyorsa gelenekte öyle, yaşamma düzeyimizde ne olur, nasıl yaşarız onu sağlıyor diyor. Bu bakımdan geleneğin ehemmiyeti var. Bu düşüncelere bakılınca geleneksel mimariye sımsıkı bağlı kalanların sanki bu geleneğin güvencesine sığınmak istedikleri akla geliyor. Ağa Han yönetim kurulundan tanıdığım Sir Bernard Feilden, ünlü bir İngiliz arkeologu idi. Burada Ayasofyada da çalışmış, son derece sempatik bir zat. Geleneği savunan güzel bir makale yazdı. Eski taş yapıların, örneğin Gotik katedrallerin o yapıları ile doğaya tam bir uyum sağladıkları ama modern metal kapalı kutu panellerinin içinde fiziksel olarak ne cereyan ettiğini, örneğin kondensasyon olup olmadığını tam olarak bilmediğimizi ve uzun vadede bu tür yapıların bizi çok yanıltabileceğini söylüyordu. Gene 80'li yıllarda önemli sayılan iki mimar Krier  kardeşler, Leon Krier, Rob Krier, Onlarda gelenekten hareket eden, sıkı sıkıya geleneğe bağlı olan mimarlar. Leon Krier, İngiliz Veliahtı Charles'ın adeta mimari ideolü gibi bir zamanlar tuttuğu, hatırlayacaksınız. Leon Krier, hiçbir yaratışın eski bazı referanslara, bilgilere, kabullere dayanmadan yapılamayacağını söylüyor, haklı olarak. Ama mesela bizim bazı arkadaşlarımız tasarım yöntemi olarak zihinlerini bembeyaz ettiklerini, sildiklerini, hiçbirşey düşünmeden tasarım yaptıklarını söylüyorlar. Tahmin ediyorum ki bunu daha çok tasarım yöntemlerini vurgulamak için söylüyorlar.

Hakikaten eski bilgi olmadan da tasarım yapmak mümkün değil. Şimdi buraya kadar konuştuklarımızından görülmüştür ki mimaride değişim karşı konulamaz bir gerçek. Bu gerçeğin bilincinde olarakta insanlığın da yönü daima ileriye dönük, heyecan verici gelişiminin yanında; gelişim ve değişime katkıda bulunmaya çalışanlar çok. Tabii bir de değişime karşı çıkarak geleneği savunanlar var. Ama sadece geleneğe bağlı kalarak gelişmenin nasıl sağlanabileceğini de sormak lazım. Bilimsel, teknolojik gelişme ve binlerce yıl süren tarım toplumundan bilgi toplumuna geçiş geleneksel mimari içinde mi gerçekleşecek? Ben kişisel olarak değişimden yana olmakla beraber, geçmiş ustaların yapıya karşı ibadet derecesine varan saygısından, sabrından ve düşünce derinliğinden ders almak gerektiği düşüncesindeyim. Geçen gün Sayın Cansever ile bu konuyu konuşurken o da şöyle çok güzel formüle etti; Geçmişi sorgulayan bir gelecek. Doğal olarak her mimar kendi eğilimine, kendi felsefesine doğru bildiği yolu tutacaktır. Ve kendi yolundaki ister geleceğe dönük, ister geleneğe dönük kendi yolundaki başarısı ve mesleğe katkısı yolunda da saygı görecektir, saygı görmeyi hak edecektir. Ama değişimi göz önünde bulundurarak çağa uymaya çalıştığımızda kendi kendimizle nasıl tutarlı kalacağız? Özellikle bizim gibi meslek yaşantısı uzunca süren mimarlar için, böyle bir düşünce. Gerçi bu tutarlılıkta artık çok tartışmalı. Bu tutarlılık lazım mı, değil mi, yepyeni birşey mi yapmalı... Ama hala tutarlılığı eğer değerli birşey sayıyorsak belki şöyle düşünmek, bu değişim olayına biraz daha yakından bakmak faydalı olabilir. Görüyoruz ki değişimde, değişim aslında insan eliyle yapılan, yaratılan şeylerde oluyor. Bilimde ve teknolojide yani sonuç olarak yaşam biçiminde oluyor. Ama insanın kendisi, fizyolojik ve psikolojik yapısı insan olarak değişmiyor. Yürüyoruz, koşuyoruz, acıkıyoruz, üşüyoruz, kızıyoruz, seviniyoruz. Doğa koşullarıda değişmiyor. Yer çekimi, sıcak, soğuk gibi şeyler sabit kalıyor.

Diğer yandan mimarlık yapıtlarının Vitrivius'dan beri değişmeyen üç ayağı var. Güzellik, sağlamlılık, kullanışlılık. Güzellik değişsede, güzellik kavramı, sağlamlık ve kullanışlılık değişmiyor. Bu değişmeyen şeyleri ele alsak bunların yanına mimarinin genel amaçlarını yani çağdaş olmak, çağın sanatını yansıtmak, zamana ve mekana ait olmak, hizmet ettiği toplumun kültürünün ifadesi olmak, içinde bulunduğu çevreyle uyumlu olmak ya da çevreye bir katkıda bulunmak gibi genel amaçlarını göz önünde tutarsak bu sabit şeylerle hem gelişmek hem de tutarlı olmak mümkün olabilir diye düşünüyorum. Gerci bu söylediğim genel amaçlarlada çağın ifadesi olmak, zamana ve mekana ait olmak gibi kavramları mimarlar arasında kabul etmeyenlerde çok. Herşeye itiraz eden olduğu gibi bunlarada ediyorlar ama sanıyorum bunlar genel kabul görüyor. Onun için söylüyorum. Bu tartışma sonunda şöyle bir sonuca varıyorum. Her iki yönde de çalışma, tamamen geleceğe dönüp veya geleneği, kültür devamlılığını göz önünde tutarak çalışma da makbuldür, katkısı vardır. Ama mimarlığın yaygın uygulaması, günlük uygulaması, bütün yapılarımız bu iki uçta olamaz. Tamamen geleneğe dönük çalışmaların yapıldığı varsaysak kentlerimizde, çevremizde gelişme olmaz. Tamamen istikbale dönük olsak kültür devamlılığımız olmaz. Bizim gibi mimarlığı hizmet mesleği olarak kabul edenler bu ikisinin arasında günün gerçekleriyle, mimarlığın genel amaçlarıyla çalışmalıdırlar diye düşünüyorum. Değişimden ve gelenekten söz ederken korumadan söz etmemekte sanıyorum konuyu eksik bırakmak olacaktır. Acaba bu değişim dünyasında mimarlık eserlerinin korunması ne kadar mümkün? Bu konuda bildiklerimiz, inandıklarımız, kurallarımız ne kadar gerçekci? Biliyoruz ki mimarlık eserleri tasarım aşamasını geçtikten sonra uygulanmış hale geldiklerinde artık yaşamın içinde yeralıyorlar.

İsmail Tunalı'nın 'Tasarım Felsefesine Giriş' adlı kitabında söylediği gibi "Mimari eserler insanla beraber yaşarlar ve insan yaşamına katılırlar. Böylece onlarda pratik yaşamda neden olan nedenselliğe, zorunluluğa katılmış olurlar. Bu ampirik nedensel nesneler dünyası sürekli değişimin varoluş ve yokoluşun dünyasıdır. Buna göre mimari yapılar pratik yaşam içine girdiğinde sürekli değişimin varolma ve yokolmanın belirlemesi içine girmiş olurlar. Onlarda pratik yaşamın diğer nesneleri gibi sürekli değişirler, varolurlar ya da çeşitli nedenlerin etkisiyle yok olurlar". Görüyoruz ki yaşamın zorunlu değişiklikleri sadece yeni yapıların biçimlerini değil, mevcut yapılarıda etkiliyor. Mevcut yapıların ekonomik ya da sanatsal bir değerleri varsa değişime ayak uydurabildikleri sürece korunuyorlar, hiçbir değerleri yoksa zaten yıkılıp yok oluyorlar. Bir değer taşıdığına inanılan yapılar ise değişime ayak uyduramayıp kullanılamaz hale geldiklerinde bir müze eşyası haline geliyorlar. Bu müze eşyası haline gelen eski yapılara acaba ne ölçüde muhafaza edebiliriz? Ne kadarını muhafaza edebiliriz? Hepsini kayıtsız şartsız koruyabilir miyiz? Ne kadarını koruruz? Korumada ölçülerimiz ne olacak? Tabii bu konularda kurallarımız var. Bazı kurallar konmuş, eski eserlerin tescili, sınıflandırılması gibi 1.sınıf, 2.sınıf, 3.sınıf eser...

Tamamen boşta değil bu konularda. Ama bu kurallar net ve açık olmadıkları için devamlı tartışmalara yol açıyorlar. Ve bu türlü yapıların sahipleri istedikleri değişiklikleri yapamadıkları sürece haksızlıklara uğradıklarına inanıyorlar. Koruma konusunda gelenekselciler daha çok yapının korunmasından yana. Herhangi bir imar uygulamasında, tescil edilmemiş olsalar bile yapılar yıkılmaya kalkıldığında büyük tepki gösteriyorlar, haklıdırlar muhtemelen. Ama bu tepkinin haklı mı, haksız mı olduğu genel bir tespit yapılmadığı için ve bu tespit üzerinde de bir mutabakat sağlanmadığı için haklılık ve haksızlıkta belli olmuyor. O halde öncelikle korunması gerekli yapılar mutlaka değişimi ekonomiyi, tüm verileri göz önünde tutarak gerçekci ölçülerle tespit edilmeli ve bu konuda bir mutabakat sağlanmasına çalışılmalı diye düşünürüm. Örneğin İstanbulda yalıları 1.sınıf korunacak eser saydığımızda bunlar ciddi müdahaleler hatta özellikle tesisat zorunluluğu ile ilaveler yapılmadıkca kendiliğinden korunamayacağı ve o haliylede kullanılamadığı için ciddi sıkıntılar doğuruyorlar ve belki birçok yapıda bu nedenle yıkılmaya terk edilmiş durumda. Şimdi bu konuştuklarımızdan birkaç Dia göstererek kısaca söylediklerimi tekrarlamak istiyorum. Foster'in Hong Kong bankası binası 178 metre yükseklikte ve söylediğim gibi 3500 kişi çalışmak üzere yapılmış. Sanıyorum 8000 dolar civarında metrekare maliyeti, dünyanın en pahalı binası amacına ulaşmamış. Gehry'nin Paris'teki Kültür Merkezi’ni görelim. Bu da yapıldığı zamanlardan çekilmiş bir resim. Bugün bütün eğimli yüzeyleri bu renkte değil, koyu gri olduğunu görüyoruz. Ve malesef mahsun bir şekilde terk edilmiş, satışını bekliyor.

Bu Eisenmann'ın Colombus Convention Center binası. 50.000 metrekare yüzölçümünde büyük bir kongre merkezi ve sergi merkezi binası. 1989-1993 yılları arasında inşa edilmiş. Adeta yerçekimine ve çevrenin kartezyen haline isyan eder gibi bir hali var. Nedense bu son dönem yıldızları arasında, Hadid dahil, fizik kuralları yokmuş gibi yahut yerçekimine başkaldırma büyük bir başarıymış gibi bu tür uygulamalar görüyoruz. Ben bu uygulamaları yorumlamakta doğrusu güçlük çekiyorum. Eisenmann, kendisi verdiği konferansta da bu taraflara çok dokunmadı. Evet, bir de gene Eisenmann'ın Pittsburgh'taki mimarlık okulu var. Gördüğünüz gibi döşemeler Zaha Hadid’in 1999'ta Almanyada Wolfsburg'ta bilim merkezi olmak üzere tasarlanmış bir projesi. Yapının yer düzeyinde saydam olması amaçlanmış, dinamik bir görüntüsü var. Ama gene de yerçekimini yok farzeden yüzeyleri var. Bu gene Zaha Hadid'in Katar’da bir müze için yaptığı yarışma projesi. Bu projenin gene maket görünüşü var. Bu yarışmada kazanan Charles Correa'nın projesi var. Mukayese olarak göstermek istiyorum. Correa'nın projesi çevreyi, iklimi, o toplumun yapı alışkanlıklarını gözönünde tutarak özgün bir mimari ortaya koymuş, öteki de yepyeni, tamamen geleceğe dönük kendi tasarladığı bir dünya yaratmaya çalışmış.

Turgut Bey'in dediği gibi ne kadar geçerliliği var, bilmiyoruz. Şimdi tamamen geleneğe bağlı çalışanlardan iki örnek vermek istiyorum. Birtanesi gene 80'li yılların büyük medya yıldızı yapılan Hasan Fethi'nin Mısır’daki çalışmalarından biri. Bunları Sayın Bektaş, bunu değil de köyünü muhtemelen yerinde gördüğünü hatırlıyorum. Geleneğe dayalı olarak tamamen geleneksel yapı yöntemlerini kullanarak Mısır'ın konut sorununu çözmeyi ümit ediyordu. Çok hoş, minyatürcü, ressam, muhtemelen şair, çok duyarlı bir zat. Ama felsefenin, bu yaklaşımının -kendisini izleyenlerde olmadığını biliyoruz- gelecek dünyanın sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı adeta ispat edildi. Bu da Sayın Çakırhan'ın Ağa Han ödülü kazanmış projesi. Bu ödülü kazanmasına içinde benimde bulunduğum bazı meslektaşlar itiraz etmişti. Ama bu itiraz o zaman mimar olmadığı için itiraz ediyoruz gibi bir usül meselesine indirgenmek istendi. Halbuki mesele o değildi. Benim kanımca Hasan Fethi'nkine benzer bir yaklaşımı olduğu için ve gelecek toplumların çok büyük nüfus sorunlarını bu örneklerle çözmemizin mümkün olmadığı kanısından dolayıydı, bunu örnek göstermenin doğru olmadığı kanaatından idi. Buna karşılık Sayın Cansever'in gene geleneksele, geleneğe saygı göstererek yaptığı Demir Tatil Köyü Evleri de Ağa Han ödülü kazandılar. Ama bunlar bence çok daha çağdaş bir yaklaşımın, olması gerektiği gibi bir yaklaşımın örneği olduğu için o ödülü ne dereceye kadar yadırgamışsak bu ödülü de aynı şekilde benimsedik. Kendi adıma konuşuyorum.

Aynı yönde gene geçmiş düşünceleri, geçmiş duyguları, duyarlılıkları gözeterek tasarlayan başka bir büyük ustamız Sedat Bey'in bugün malesef yıkılmış Nişantaşı’ndaki Ağaoğlu Evi. Bu da gene Çakırhan'dan ve Hasan Fethi'den farklı bir çağdaş yaklaşımın örneği diye sunmak istiyorum. Gene Sedat Bey'in Pakistan Büyükelçiliği ikametgah bloğu. Gördüğünüz gibi Sedat Bey'in kendi mimarlığı düşey nispetleri içinde tamamiyle çağdaş, çağdaş yapı teknolojisiyle, çağdaş duyarlılıklarla yer etmiş önemli bir yapısı. Tarabya'daki Rahmi Koç Evi son yapılarından birtanesi. Bu Rob Krier'in bir Almanya'da tarihsel bir kent meydanı çevresinde yeni yerleşme için düşündüğü yapılaşmadan bir örnek. Sanki bugünkü çağı atlayıp Katedralin yapıldığı çağa geçmişiz gibi bir ifade var. Bu yaklaşımla geleneğe saygı yönünde, bu yaklaşımla Sedat Bey ve Turgut Bey'in yaklaşımının farkına işaret etmek istedim. Bu Leon Krier’in gene Almanya'da bir kent meydanı için üstü örtülü bir meydan tasarımı. Antik Çağlardan alınan öğelerle tamamen mimari öğeler, detaylar antik cağlardan tasarlanmış. Bununla birlikte bir de Antika Eşya Çarşısı tasarlamış aynı kentte. Böyle bir mimariyi tekrar etmenin, böyle bir mimariyi özlemenin veya bunun avukatlığını yapmanında geçerliliği olduğunu düşünmediğim için bu örnekleri göstermek istedim.

Şimdi bir de çok eski yıllar ile bugünkü yıllar arasında yaptığımız çalışmalarımızdan birkaç Dia göstermek istiyorum. Yani tutarlılık acaba varsa, sağlanabilirse nasıl sağlanır, nedir bizim tutarlılık düşüncemiz diye. Bu 1959 yılında kazandığımız Ankara'da 2000 kişilik yurt projesi. O yıllarda inşa edildi. Bunun vaziyet planı düzenlemesinden hareket ettik. Yatak odalarının, tek tek yatakların yerlerine yerleştirilmesi, onların yatak odası grupları haline gelmesi. Sonra arsa içinde yer alması. Arsada bir giriş meydanı düzenlenmesi. Sonra ikinci derecede bir iç meydan, ondan sonrada üçüncü derecede işlevlere göre spor, okuma -sporun gürültülü, okumanın daha sakin- alanlar düzenlemeler ve bunların ölçüleri üzerinde durmuştuk. Bunlarada olabildiğince o zamanki mimariye bakış açımıza göre planmadan sonra bir mimari giydirmeye çalışmıştık. Bu da 1963-64 yıllarında gene Ankara'da Bahçelievlerde yapılan Yüksek Öğretmen Okulu projemiz. Bunda da yurt projesindeki nitelikler var. Bir giriş meydanı, giriş meydanın üstünde dışarıya açık olabilecek oditoryum, merkez yönetim binası. Solda eğitim yapıları; fizik, kimya, biyoloji, matematik, tarih, coğrafya enstitüleri. Sağda da erkek ve kız öğrenci yurtları, aralarında kafeterya.

Bir mekanlar hiyerarşisi, mekanlar arasındaki bir düzeni gözeterek ondan sonrada olabildiğince insan ölçüsünde öğelerle tasarlanmış bir mimari. Sonra 1993 yılında Halk Bankası Genel Müdürlüğü için açılan yarışmada kazanan projemiz. Bunda da aşağı yukarı aynı mekansal prensipler, bir giriş alanı, iç yaşantının geçeceği arkada batıda bir iç avlu, yapılar arasındaki ilişkiler. Ama aradan 30 sene geçtiği için mimaride belki kendimize daha güvenli, daha cesur bir mimari. Bu bina şimdi Hazine Müsteşarlığı tarafından kullanılıyor. Halk Bankası kullanamadan elinden alındı ve yeni bir bina yapmak zorunda kaldı. Bu birincisinden yaklaşık 10 yıl sonra tasarlanmış, uygulanmış ikinci bir Halk Bankası için. Programı ve konumu aşağı yukarı aynı olduğu için, yönleri bakımından ve Ankara içindeki yeri bakımından aşağı yukarı aynı ilkelerle tasarlamaya çalıştık ama mimarisinin bütün bu değişen mimari akımlarla kendimizi çalıştırdığımız, zenginleştirdiğimiz ışık, doku, renk bakımından plastik olarakta zenginlik kazandırma amacıyla biraz daha farklı bir yorum getirdik bu yapıya. Onun için -buna benzer bir üçüncü yapımızda Moskova'da var- Halk Bankası teması üzerine varyasyonlar diye adlandırıyorum. Bu ötekinin düz cephesine karşılık bombeli bir yüzeyle daha sonsuza doğru gider ve iki uçluktaki boşlukları sanki daha çok değerlendirir gibi bir plastiği var. Ama ilkeleri aynı. Dolu yüzey üzerinde açılmış pencerelerle, deprem düşünceleriyl,  gelecekteki şart düşünceleriyle, güçlendirilmiş köşeleriyle ve bulunduğu yer itibariyle simgesel olmasıda istendiği için bir dozda da anıtsallığı olan bir yapı.

Bir de gene son yıllarda projendirdiğimiz Antalya Havaalanı yapısından kısaca bahsetmek istiyorum. Burada da işlevi gereği daha çabuk inşa edilebilir, belki de çabuk değiştirilebilir bir metal kabuk. Ama Antalya çevresindeki pek çok form içeren, biçim içeren oteller, turistik tesislerin yanında daha sade, sadeliğiyle öne çıkan bir yapı olma arzusunun ifadesi bir proje. Bu da 1998'te hizmete girdi. Burada güneşe karşı, Antalya'nın sert güneşine karşı hareket edebilen jaluziler ve orta mekanın ışığını iki kesik koniyle çok kontrol eden bir mekan örtüsü var. Bu yapıda Antalya Havaalanı bir Orta Avrupa havaalanı gibi bir iş merkezi, iş kenti havaalanı gibi olmadığı için bir rekreasyon bölgesi havaalanı olduğu için ve tarihi, turistik nitelikleri olduğu için müze benzeri bir orta mekan tasarlamıştık. Kente ilk gelenlerin Türk toprağıyla, Antalya Bölgesiyle ilk tanışmalarının olacağı mekan böyle bir müze benzeri ve yapıyada belki kimlik kazandıran tasarladığımız bir mekan var. Bu mekanın ortasında Mustafa Pilevneli'nin çok değerli bir seramik havuzu var. Antalya'nın denizin, yeraltı zenginliklerini ifade ediyor. Bu iki katlı mekan üst katta giden yolcular, üst katta gelen yolcular. Müze benzeri mekan alt katta ama üst kattanda sezilebiliyor. Bu 30 metre açıklıkta bir örtü, havuzda 30 metre büyüklükte.

Orada tüm denizaltı florası, mimari parçalar büyük bir zevkle ve ustalıkla temsil edilmişti. Şimdi birkaç tane de izninizle bizden, dışarıdan bu bahsettiğim konuda yani gelecek, gelenek arasında çağdaş mimarlar nasıl davranıyorlar, beni etkileyen, sevdiğim birkaç mimarın birkaç eserini göstermek istiyorum. Bu Alvaro Siza'nın Portekiz'deki bir Yüksek Öğretmen Okulu yapısından bir parça. Bu Akdeniz veya Atlas Okyanusu -Portekiz'in kıyılarında- yapmacıksız, ön fikirsiz doğal davranış örneği diye göstermek istiyorum. Gördüğünüz gibi hiçbir formüle dayanmadan, doğal olarak yaratılmış bir yapı gibi. Ve sanki zamanla da eskimeyecek gibi, herşey eskir ama bugün verdiği izlenim öyle sanki. Bu da Portzamparc'ın Paris'teki Müzik Okulu Binası. Bu da bir başka şekilde, bir başka yönden aynı bir doğal davranışın örneği gibi görüyorum. Yerine, parseline, çevresine sanki demir atmış gibi duran, o yerin parçası ve bu zamanın parçası, bu zamanın ve bu mekanın parçası gibi. Bence Portzamparc'ın en başarılı saydığım yapısı. Legorreta’nın iki evi. Bu seride konferansını dinlemiştik. Muhtemelen bunları da gösterdi. Gene doğal, iklime ve çevresine uygun yapı örneği diye çok sevdiğim iki örnek.

Son olarak çok eski arkadaşım Sayın Çinici'nin gene Ağa Han ödülü kazanmış Meclis Camisi projesini hatırlatmak istiyorum. Bu da son derece hassas bir konuda bir laik devlet meclisinde bir cami projesi yapmak gibi hassas bir konuda gayet önfikirsiz, rahat, yeni, özgün ve çağdaş bir çözüm örneği olarak sunuyorum. Gördüğünüz ağaç minare sembolüdür, oradaki kürsüyle beraber. Minare böyle bir sembolle ifade edilmiş. Arka avlusu su öğesiyle zenginleştirilmiş ve mihrap bu havuza bakıyor. Şeffaf. Bu da yeni bir çözüm, daha doğrusu yeni bir yorum. Böylece aslında çok geniş açılımlara imkan verecek çok geniş bir konuyu bir ucundan kısaca gözden geçirmiş olduk. Sözlerimi bitirirken bu salonda galiba 3 hafta evvel Mimarlık Vakıfımız Mimarlık Gününü kutlarken Engin Omacan çok güzel bir şiir okumuştu bize. O şiiri kopya etmiştim. O şiiri -kısa bir şiirdir- okuyarak ve onu paylaşarak sözlerimi tamamlamak istiyorum. Bu M.Ö 6.yüzyılda yaşadığına inanılan Çinli filozof Lao Tse, -200 yıl yaşadığına da inanılıyormuş, biraz da efsanevi bir şahıs galiba- şiiri. Diyor ki; "Herşeyin esası boşluktur. Boşluk herşeye egemendir. Bir testiden amaç pişmiş topraktan yapılmış kabuğu değil içine doldurulan boşluğudur. İnsan önyargılardan kurtulup başkalarının su içebileceği boşluklar yaratabileceği ölçüde gelişir, uygarlaşır, mimar olur, sonsuzluğa ulaşır". Hepinize sevgi ve saygılar sunarım. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.