"İzmir'de Mimarlık"
“İzmir’de Mimarlık”
Tarih: 20 Mart 2003
Saat: 14.30
Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı, İstanbul.
Yunus Aran Birlikteliği ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü tarafından Mimar Yunus Aran'ın anısına düzenlenen Konferanslar dizisinin 14. konuşmacısı, ‘İzmir’de Mimarlık’, başlıklı konuşması ile Dr. Özen Eyüce olmuştur.
Konuşma 20 Mart 2003 günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryum'unda gerçekleşmiştir.
Konuşmacı hakkında daha fazla bilgi için http://www.yunusaran.org/dr-ozen-eyuce adresini ziyaret edebilirsiniz.
Konuşma Özeti
Konuşma özetine ilişkin bilgi yakında yüklenecektir.
“İzmir’de Mimarlık”
Dr. Özen Eyüce
Bu yazı, bir zamanlar,"Osmanlı ülkesinin ticaretçe Dersaadetten sonra ikinci şehri…" "Asya-yı Osmaniyye'nin en kalabalık ve en ticaretgah bir beldesi..." (E.Berber s.9), ya da Levant’ın İncisi olarak adlandırılan ve Doğu Akdeniz’in üç önemli limanından biri olan İzmir’i dünden bugüne taşıyan toplumsal ve ekonomik değişimlerin, özellikle, farklı dönemlerde, farklı biçimlerde ele alınan ‘modernleşme’ kavramı sonucu ortaya çıkan yaklaşımların fizik mekanda nasıl yansıdığını gözler önüne sermek amacındadır.
İzmir Kenti, bilindiği kadarı ile M.Ö.3000 yıllarında Bayraklı’da kurulmuş olan 5000 yıllık bir kenttir. Asya içlerinden başlayarak, Anadolu’yu geçen uzun kervan yolları’nın Ege ve dolayısı ile Akdeniz’e açıldığı doğal bir liman olan İzmir, bu özelliği ile de, geçmişte, pek çok kültürün ele geçirmek için uğraş verdiği, uğruna nice savaşların yapıldığı bir kenttir. 1425 ‘te Osmanlı’nın eline geçen kent, 17. yüzyıldan başlayarak Batı dünyası için de önemli bir ticaret limanı olmuştur.
İzmir :Levant’ın İncisi
On yedinci yüzyılda Avrupa’da başlayan ve giderek tüm dünyayı etkileyen ve “Modernleşme Hareketi” olarak adlandırılan, akılcılığı, sekülarizmi esas alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerindeki köklü değişimlerin ülkemizi de etkilemesi kaçınılmazdır. 19.yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’ya eklemlenme sürecindeki ‘Modernleşme’ çabalarının, İzmir’de de önemli dönüşümlere neden olduğu bilinmektedir. Üretim ve dağıtım biçimlerinde, nüfus artışı ve nüfusun kompozisyonundaki değişimler ile ulaşım ve iletişimdeki gelişmeler sonucu fizik mekanda da pekçok değişim söz konusudur. 1838’de İngiltere ile imzalanan Serbest Ticaret antlaşması ise, o güne değin arkasında yer alan verimli topraklar nedeni ile ziraat ekonomisinin merkezi konumunda olan kenti, pazar ekonomisinin kontrol merkezi haline getirmiştir. İzmir, bu dönemde, gerçekten de,"Osmanlı ülkesinin ticaretçe Dersaadetten sonra ikinci şehri…"konumundadır.
19.yy. İzmir’i, bir yandan hinterland’ından gelen ve sanayileşen Avrupa’nın gereksindiği doğal kaynaklar için, diğer taraftan Asya içlerinden başlayıp gelen ürünler için önemli bir liman olması nedeni ile çağdaş taşımacılık sistemlerinin empoze edildiği ve ulaşım sisteminde de yeni oluşumların gerçekleştiği bir kenttir. İngilizler tarafından Alsancak – Aydın (1856) ve Fransızlar tarafından gerçekleştirilen Basmahane- Kasaba (1863) demiryolu hatları ile Alsancak-Aydın hattına bağlı liman (1868-1874) gibi ulaşım sistemindeki gelişmeler, İzmir’i Batılı kentlerle aynı gelişmelerin yaşandığı çağdaş bir kent haline getirir. 1867’de yabancılara toprak sahibi olma hakkının verilmesi ve artan ulaşım olanakları ile, İç Ege’ye kadar yayılan yabancıların, gerek toprak ürünleri ve gerek madenler üzerinde söz sahibi olması, kente dış göçlerin artmasına neden olur. Artan nüfus, kentsel büyüme ve banliyö sıçramaları gibi, kentsel problemleri getirirken, heterojen nüfus yapısının da, kent mekanında, kentsel doku ve mimari biçimlenme özellikleri ile de birbirinden farklılaşan alanlarda yerleşmiştir. Müslümanlar, kentin güney yamaçlarında, organik dokulu yerleşme düzeninde, geleneksel Türk evlerinde; yabancılar ise, kentin kuzeyindeki düz alanlardaki Frenk Mahallesi’nde, düzenli sokaklardan oluşan ve adını Levant Company’den alan sıra ev düzenindeki levanten konutlarda yaşarlardı. Demiryolları ile gelişen Buca ve Bornova ya da Karşıyaka gibi banliyöler ise, geniş araziler içinde batı etkisinde gerçekleşmiş neo-klasik yada neo-gotik İngiliz ve Fransız malikanelerinin inşa edildiği yerleşmelerdir.
Bu dönemde, Tanzimat Fermanı ile tüm Osmanlı ülkesinde etkili olan ‘moderleşme’ çabaları ordunun yenilenmesinden, belediyelere, hapishaneden hastaneye, yapılaşmadan kente ilişkin yönetmeliklere getirilen reformlara kadar her alanda değişimleri içeriyordu. Örneğin İzmir’de, ordunun yenilenmesi çabaları içinde gerçekleştirilen ve daha sonra sarıkışla adını alan kışla-i humayun’un yapılması (1827), Sarıkışla önünde, kamuya açık bir park (1830),Gemilerle kente taşınan salgın hastalıkları önlemek için bir Karantina hastanesi 1848 Kentin aydınlatılması için Havagazı sisteminin kurulması (1860),Posta hizmetlerinin kurulması (1837) modern yaşamın gereklilikleri olarak toplum hizmetine sunuluyordu.
Ancak ne var ki, bir yandan yine batı etkisindeki öğretiler paralelinde gelişen milliyetçilik düşünceleri, diğer yandan dağılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü sağlama çabaları, dinsel ayrılık gözetmeksizin oluşturulmak istenen ‘Osmanlı kimliği’, Batılı gelişmeleri reddetmeden milli olma çabaları giderek İzmir’de de etkin olmaya başlar. Milli Sinema, Milli Kütüphane gibi ‘milli’ adını taşıyan Osmanlı ve Selçuk mimarilerinden esinlenen, monumental girişli, kemerli kapı ve pencereleri olan, altında mekansal karşılığını bulamayan köşe kubbeleri ile mekansal olarak yeni çözüm getirmeyen bir cephe mimarisi öneren I. Ulusal bina tasarımında egemen yaklaşımdır. Bu yaklaşımın, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da uygulanmaya devam eden ‘modern/ milli ‘ mimari örnekleri, günümüzde mimarlık mirası olarak korunmaya devam ediyor. Kentin geçmişi ile bağlarını nerede ise yok eden 1922 yangınından sonra dahi, özellikle bir kaç kilise ve okul dışında tümüyle yanmış Alsancak ve Gümrük bölgesini de kapsayan 1925 planı üzerinde gerçekleştirilen Osmanlı Bankası, Tüfekçi Han, Kardıçalı Han, Borsa Binası gibi pek çok bina’nın yanısıra, kentin değişik yerlerinde yapılan konutlarda da I. Ulusal mimarlık yaklaşımının izleri görülmektedir.
Cumhuriyet 'in 'Modernleşme’ Anlayışı Ve İzmir’de Yaşanan Değişimler
Cumhuriyet’in ilanından sonra, tamamen yanmış alanlar üzerinde, René ve Raymond Dangér kardeşlere yaptırılan kısmi kent planı ise, çağdaşlaşma çabasında olan Türkiye’de, tıpkı Ankara’da Hermann Jansen (1928), ya da İstanbul’da Henri Proust gibi yabancı uzman mimar ve plancılar eli ile, çağdaş yapısal çevreyi yaratmak amacındadır. Çağın ‘modern/ pozitivist’ yaklaşıma sahip ilk önemli örneği olarak bugünün İzmir’ini biçimlendiren bu plan, bir yönden, İzmir’in modernleşme çabaları açısından konumunu, bir diğer yönden bakıldığında ise, dönemin bürokratik düzeydeki bireylerinin mimarlığa bakışını da gözler önüne sermektedir. Çünkü, “…..modern mimarlık hareketi ile, Türk inkilabı açıkça özdeşleştirilmekte ….” olup, dönemin Türk mimarlarının …” devrimin özündeki modernizmi temsil edecek olan mimarlığın üç temel niteliğe – modern/ yeni, seküler,Türk – sahip olması gerektiği konusunda birleştikleri görülmektedir.” (Y.Sayar, 1998,s.129 )
30’lu yılların ‘Modern’ ve ‘Türk’ mimarlık anlayışı, devrimler Türkiye’sinde sadece milli olmak hatırına, eski biçimsel sembollerle mimarlık yapılamıyacağını öne süren genç mimarlar tarafından da benimsenmiştir. Avrupa’da 1920’lerden itibaren yaygın uygulama alanı bulan, yepyeni bir anlayışla mimarlık yapılması gerektiğini savunan bu yeni bir ideoloji, İzmir’de de gerek kamusal yapılarda ve gerek konut uygulamalarında etkin yaklaşım olur. Örneğin, Açılışı Cumhuriyet’in Onuncu yılına yetiştirilen Bornova Zıraat Mektebi, (1931-33) Zeki Sayar’ın Dr. Behçet Uz hastanesi, ya da, 1925‘te I. Ulusal mimarlık ürünlerinden olan Türk Ocağını tasarımlamış olan Necmettin Emre’nin Gazi İlkokulu (1933) yeni mimari anlayışın örneklerinden bazılarıdır.
Modernist yaklaşımın çağın egemen görüşü olarak kentsel ölçekte yapılacak çalışmalarda da etkili olması kaçınılmazdır. Tek Partili dönemin etkin belediye başkanlarından Dr. Behçet Uz ‘un İzmir’e “çağdaş bir görüntü vermek için düzenli yollar açmak, meydanlar oluşturmak, geniş yeşil alanlar, parklar oluşturmak ….” çabası, hep akılcılığı ve seküler toplumun kentsel mekanını öngören bir çerçeveye oturuyordu. Nitekim, yangın alanları üzerinde bir kültür parkı oluşturma fikri ve artık yetersiz kalan kent planını yeniden yapmak üzere, 1938’de Le Corbusier’nin planlama çalışmaları için davet edilmesi de bu çağdaş ve rasyonel olma görüşünün bir sonucudur. Araya giren II. Dünya Savaşı sonrasında ancak 1948 de İzmir ‘e gelebilen Le Corbusier’nin, modern kentsel çevreye ilişkin çağdaş görüşlerinin bir uygulaması olarak önerdiği kent planı İzmir için etkili bir plan olamaz. Üstelik, dönemin ulusal olarak da çağdaş olunabileceğini öne süren yaklaşımların, diğer bir deyişle ‘Milli Mimari‘ eğilimlerinin ağırlık kazanmaya başladığı mimarlık yaklaşımları ve yabancı uzmanlara karşı çıkan tutumlar paralelinde, Le Corbusier’nin gelişi İzmir için bir sonuç getirmez.
1940’lar, E.Egli ve S.H.Eldem’in etkisinde, tıpkı I. Ulusalcılık gibi, ‘milli’ mimarinin özünü geçmişte arayan, ama ondan farklı olarak, bu defa sivil mimarlık ürünlerini yorumlayan yerli malzeme ve işçilikle yapılabilen, ‘Milli’ ama ‘modern’ tasarım yaklaşımı egemen olmaya başlar. Fuar etrafında yangın alanları üzerinde gerçekleştirilen Merkez Bankası Mensupları (1947), Belediye Memurları Kooperatifi (1949) gibi kooperatifler, bir yandan İzmir’in gerek geleneksel ve gerek levanten düzeninden farklı,ayrık düzende, tek veya ikiz bitişik birimlerden oluşan yeni bir çevre tanımlarlarken, bir yandan da geleneksel konutu referans alan tasarımları ile ‘milli /modern’ tasarım yaklaşımını sergilerler. İzmir’de 50’li yıllarda da etkisini sürdüren bu yeni ‘milli’ mimari’de mekansal olarak çağdaş yaşama uymayan geleneksel konut mimarisinin plan düzeni ise artık kullanılmamaktadır.
50’lerin ilk yarısı, tek parti’den çok partili düzene, devletçilikten liberalizme geçildiği yıllardır. Bu yıllar, bir yandan, yeni liberal düzenin getirdiği görüşler doğrultusunda, kentlerde oluşan sanayinin desteklendiği, diğer taraftan ‘tarımda mekanizasyon’ un kalkınmaya esas alınması ile, kırsal alanda işgücü fazlasının ortaya çıktığı; iş ve aş ümidi ile kente göçen bu tarımsal işgücü fazlasının kentle bütünleşemeyerek kent çeperlerinde ‘gecekondu’ denilen olguyu yaratmaya başladığı yıllardır. Kent çeperlerinde plansız ve her türlü altyapıdan yoksun gelişmeler hızla yayılırken, kent merkezlerinde yükselen arazi değerleri kat artışlarını zorlamaktadır. Yukarıdaki nedenlerle yetersiz kalan planlar,artık, Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olan İzmir’de yeni bir plana gerek duyulmasına ve bir uluslararası yarışmanın yapılmasına yol açar. Yarışmayı kazanan Prof. Y.Mimar Kemal Ahmet Aru, asistan y. mimar Gündüz Özdeş ve asistan y. mimar Emin Canbolat’ın 1952 planında öngörülen üç kat gabarinin, göç sonucu artan kentsel nüfusun beklentilerin üstünde gerçekleşmesi ile, konut gereksinimine yeterli olamadığı görülür. Bu dönemde, Mimari biçimlenme özellikleri de erken modern etkilerden uzaklaşarak, II. Ulusal mimarlık yaklaşımını benimseyen özellikler sergilerler. Bu yıllarda, Mimari biçimlenmede etkin sonuçlar yaratan bir diğer önemli değişim ise, malzeme teknolojilerinde meydana gelen gelişmelere ve İzmir’de açılan çimento fabrikasının 1954’te imalata geçmesine bağlı olarak, betonarme karkas yapım sisteminin yaygınlaşmasıdır.
Ancak, 50’lerin sonuna doğru, giderek değişen Türkiye’nin çoğulcu ortamında, mimari çözümler de düşünsel yaklaşımlardaki çeşitliliği ortaya koyacak şekilde, farklı biçimlenme özellikleri sergilemeye başlar. Bir yandan II.Ulusal’ın izinde, geleneksel konut mimarisine atıfta bulunan örnekler, öte yandan II. Ulusal’ın da izleri ile birlikte, erken modernist mimari özellikler taşıyan biçimlenme özelliklerine sahip örnekler aynı zamanda ve yerde birarada bulunabilmektedirler.
Konut sorununu kendi olanakları ile kent çeperlerinde gecekondu ile çözen kırdan kente göçenlerin yanısıra, doğal nüfus artışı ve geniş aileden çekirdek aileye doğru değişen aile yapısının gerektirdiği konut gereksinimi sonucu olarak, kentsel konut açığı hızla büyümektedir. Konut açığı, yükselen arazi değerleri ile birlikte, yetersiz kalan 1952 planı üzerinde yapılan gabari artışları giderek var olan yapı stoğunu zorlar. 5 kata (15.8 m) yükselen gabari sonucu, kentin yeniden inşa edilme süreci de başlar. II Ulusal ve erken modern mimari biçimlenme özelliklerinin birarada çözümlendiği örneklerin yanısıra, evrensel mimarlık söyleminin de yeniden mimarlar arasında yaygınlaştığı bu dönem, 1965 ‘Kat Mülkiyeti Yasası’ na değin devam eder. Küçük sermayeleri bir araya getirerek, bireylerin konut edinme olanaklarını kolaylaştırmayı amaçlayan Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte 24.80’e yükselen gabari, İzmir’de inanılmaz rantlar yaratarak, 10 yıl gibi bir sürede kentin mekansal yapısının tümüyle değişmesine neden olur.İmar planı değişiklikleri ile geleneksel doku içinde (ister sıra ev, ister ayrık nizam olsun) tamamına inşaat izni veren düzenlemeler,artık sadece kar amaçlı, pek de mimari endişeler taşımayan, konut mekansal yapısını 3 oda bir salona indirgeyen, çok katlı kentsel duvarların yaratılması sonucunu getirir. Bir kentin sahip olması gereken mekan kaliteleri ve hierarşilerini yok eden bu oluşum,giderek kentsel kimliğinin de yok olmasına neden olur.
Bugün içinde yaşadığımız kentin sorunlarının, önemli ölçüde, 50’lerle başlayan populist yaklaşımlardan ve 65-80 arası kontrolsüz/plansız büyümelerden kaynaklandığı bir gerçektir. Bir yandan, kent içinde hızlı yapılaşma, diğer yandan kent çeperlerinde gecekondulaşma, bugün pekçok kentimizde olduğu gibi İzmir’de de önemli kentsel sorunlar yaratmaktadır. Fiziksel alt yapı eksikliği yanısıra, özellikle toplumsal yaşamı etkileyen sosyal altyapının oluşamaması, kente yabancılaşma, kente sahip çıkamama ve kenti tüketmeyi getirmektedir. Kente sahip çıkma adına aşırı korumacı yaklaşımlar ise kenti daha da hızlı tüketen önlemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısı ile, kente ait mekansal ve kültürel süreklilikler yok olmakta, mekansal erozyon yabancılaşmayı da hızlandırmaktadır.
İzmir’i, ticari bir merkez olma özelliğini yitirmiş ve artık Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olmaktan bile çıkmıştır.Bugün,çağdaş bir kent olma yolunda çabaları yok değildir. Ancak, kenti geleceğe taşıyacak vizyona sahip ekonomik, sosyal ve fizik mekana ilişkin projelere gereksinimi vardır. Gelecekte de, geçmişteki gibi gurur duyacağımız bir İzmir ‘i yaratmak için mimarlara da önemli görevler düşmektedir.
Kaynaklar
Alsaç, Üstün (1973)‘Türk Mimarlık Düşüncesinin Cumhuriyet Devrindeki Evrimi’, Mimarlık 73/11-12: 12-25
Arseven , Celal Esad (1931) ‘Yeni Mimari’, Agah Sabri kitaplığı, İstanbul
Arslanoğlu, İnci (1980) ‘Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı’, ODTÜ Mim . Fak.Yayınları , Ankara
Atay,Çınar (1978) Tarih Içinde İzmir , Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları No.3, İzmir
Berber,Engin(1999)Yeni Onbinlerin Gölgesinde bir sancak:İzmir(30ekim1918-15Mayıs1919)TVY.,İstanbul
Beyru,Rauf (1992) 19. Yüzyılın Ilk Yarısında İzmir’de Yaşam, Üç İzmir,Yapı KrediYayınları, İstanbul
Canpolat,Emin (1953) İzmir: Kuruluşundan Bugüne Kadar,Pulhan Basımevi,İstanbul
Emre,Necmettin (1937) ‘İzmir’de bir Ev’ , Arkitekt 1937: 134-135
Refet, Kami (1931) ‘İzmir’in İmarı Hakkında’, Arkitekt 1931: 228-230
Sayar, Yasemin (1998) ‘The Impact of Architectural Design Competitions in Evaluation of Architectural Design Trends for a Secular Identity 1933-1950’,yayınlanmamış Doktora tezi , DEÜ,İzmir
Sözen,Metin(1984)‘Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı (1923-1983)’,Türkiye İş Bankası yay., Ankara
Tanyeli, Uğur (1992)‘Çağdaş İzmir’in Mimarlık Serüveni’, Üç İzmir,Yapı Kredi Yayınları, İstanbul


